Manchester United’ın sıradaki kurbanı kim olacak?
Ruben Amorim’in, Elland Road’daki basın toplantısı odasının koltuğuna oturduğunda, gazetecilere dönüp “Merhaba beyler!” demesi, kulağa aslında selam vermek istemeyen birinin selamı gibi geliyordu. Yüzü belki öyle büyük bir sarsıntıyı ele vermiyordu; ama daha ilk cümlelerinden, o anda gazetecilerin karşısına oturmaktan duyduğu rahatsızlık seziliyordu.
Manchester United, Leeds deplasmanından oldukça tesadüfi sayılabilecek bir beraberlikle yeni çıkmıştı. Amorim de genel olarak maçtan memnun görünüyordu; forvetlerini övüyordu ve Højlund’u gönderip Šeško’yu alma tercihlerini samimiyetle savunuyordu, ama bütün bunları hep düşük bir tonda yapıyordu; sık sık iç çekiyor, sakalını kurcalıyordu. Ardından nihayet bir gazeteci transfer piyasasını sordu ve Amorim tamamen patladı.
O anda ağzından, orada bulunanlara muhtemelen taraftarlara olduğundan daha tuhaf gelmiş bir cümle kaçırdı: “Ben buraya Manchester United’ın menajeri olmak için geldim, antrenörü olmak için değil.” Kendi başına saçma bir söz değil, diye düşünebilirsiniz; ama Ruben Amorim, Manchester United tarihindeki ilk “başantrenör”dü. Oysa kulüp, 146 yıllık tarihinde, yani tam 2024’e kadar, her zaman bir “menajer” tarafından yönetilmişti. Farkın ne olduğu artık aşağı yukarı net: Menajer olmak, kadro yönetimi ve özellikle transferde aktif karar verici olmak demektir. Transfer dönemi açıkken böyle bir cümle kurmak ise, organizasyon şemasında yalnızca “başantrenör” olarak görünen biri için, neredeyse bir tür darbe girişimi gibi durur.
Ne var ki Manchester United, onunla birlikte gerçekten farklı bir yola girmeyi denemişti. Kulüp sahibi Jim Ratcliffe, Amorim’in kulüp içindeki etki alanını daraltmayı seçmekle kalmamış; aynı zamanda United’ın imajını da değiştirmek istemiş gibiydi. Manchester’a geldiği ilk günden, ayrıldığı son güne kadar Amorim, United için alışılmadık bir figür gibi göründü; hatta fiziken bile. Amorim’in yüzü pürüzsüz, saçları hâlâ gür ve siyah, sakalı da sanki kurşun kalemle çizilmiş gibi duran bir fotoğrafını alın; Ten Hag, Solskjær, Mourinho, Van Gaal ve Moyes’un fotoğraflarının yanına koyun. Elbette zaman zaman umutsuzluğa kapılmış, Manchester United’ın acılarını bir İsa gibi sırtlanmak zorunda kalmış gibi görünüyordu; ama seleflerine kıyasla daha yüksek bir empati düzeyi taşıdığı da hissediliyordu.
Öte yandan Ratcliffe, 2024 yazında azınlık hissedarı olarak ama futbol operasyonlarının yetkisiyle kulübe girdikten sonra, United’ın spor yönetimini tepeden tırnağa yeniden kurmaya çalıştı. Birkaç ay içinde önce yeni CEO Omar Berrada geldi; ardından scouting departmanının başına Jason Wilcox, futbol direktörlüğüne de Dan Ashworth getirildi. İronik biçimde, Ashworth, Amorim’in tercihlerine idari ekip içinde karşı çıkan tek isimdi ve kulüpte sadece beş ay kalabildi; ayrıldıktan sonra yerini zaten Wilcox aldı.
Sahada da Amorim farklı bir yaklaşımı dayatmaya çalıştı. Ten Hag’ın Ajax’tan getirdiği eski oyuncularla dolmuş, 4-3-3’ü neredeyse taşa kazınmış bir United devralmışken, daha ilk anda her şeyi altüst edip on bir kişiyi kendi 3-4-2-1’ine sığdırmaya girişti. Başka bağlamlarda, yıllardır bir oyun kimliği kurmakta zorlanan bir kulübe böylesine iddialı bir fikri yerleştirme çabası çok akıllıca görünebilirdi. Fakat bu vakada, o cesur plan bir avantaj yaratmak yerine Amorim’i daha en baştan sıkıştıran, kaçınılmaz bir yıpranma sürecine dönüştü.
Bu katılık daha en baştan Amorim’in aleyhine işlemeye başladı ve onu, fikrini bozmayacak şekilde tuhaf teknik uzlaşmalar aramaya itti. Tahmin edilebileceği gibi, birkaç parlak an dışında, Amorim uzun vadede geçerli bir sonuç üretemedi; hatta daha çok istikrarsızlık hissi verdi. Bir yıldan biraz fazla sürede takımına biçim vermek için neredeyse her şeyi denedi. Geldiğinden beri Mazraoui, neredeyse kusursuz bir dönüşümle, hem çizgiye basan kanat-bek hem de üçlünün üçüncü stoperi olarak oynadı; Dalot neredeyse haftalık bazda görev yaptığı kanadı değiştirdi; Mount ile Bruno Fernandes sürekli iki hat arasında salındı. Bir yandan bu oyuncuların performans seviyesi çok da değişmedi, yani belli bir esneklik gösterdiler; ama öte yandan yeterince kodlanmış, net bir oyun sistemi kuramamak, deneyiminin karşısına hemen dikildi ve onu, daha en baştan yanlış kurulmuş bir projenin ağırlığı altında bıraktı.
Yine de, özellikle ilk sezonda yaşadığı tüm zorluklara rağmen, Amorim hiçbir zaman bir şey inşa etme arzusunu kaybetmedi. Fikirlerinde ısrar ederek, bu sezon kısmen de olsa inandırıcı görünen bir Manchester United yaratmayı başardı. Ve durumun ironisi şu ki -Manchester United’ın halini simgeleyen biçimde- fikirleri, tam da görevden alınması geldiğinde kök salmaya başlamış gibiydi.
The Athletic’in haberine göre, tıpkı Enzo Maresca ile Chelsea arasında olanlara benzer şekilde, her şeyi ateşleyen şey, Leeds maçı öncesindeki günlerde Amorim ile yeni sportif yapılanmanın kilit ismi Wilcox arasında yaşanan bir iç tartışma oldu. Dolayısıyla insanın aklına, Amorim’in o “darbe” denemesinin arkasında da bunun yatmış olabileceği geliyor.
Bu yeniden kurgu içinde ortaya çıkan şey ise United’ın ne kadar işlevsiz bir bağlam olmaya devam ettiğidir; hatta “toksik” demek daha doğru olabilir. The Athletic’teki habere göre hem Wilcox hem Ratcliffe, Amorim’e defalarca farklı taktik çözümler dayatmaya çalıştı; Amorim’in cevabı ise ya daha radikal bir kadro değişimi istemek ya da “Beni kovun” demek oldu. Böyle işlevsiz ortamlarda sık görüldüğü gibi, Ratcliffe, United’ı derinden dönüştürme iddiasının arkasında durmadı; daha hızlı bir çözüme kaçtı: Serbest kalma maddesi için 10 milyon sterlin ödediği teknik direktörü göndermek ve kalan 18 aylık sözleşmesi için de benzer bir meblağı ödemek gibi.
Manchester United her zamanki gibi, başlangıç noktasına geri döndü. Önümüzdeki iki maçta kulübede, birkaç gün öncesine kadar 18 yaş altı takımını çalıştıran eski orta saha oyuncusu Darren Fletcher olacak ve yanında geçen hazirana kadar United oyuncusu olan Jonny Evans bulunacak. Arka planda ise ağustos ayında Beşiktaş’tan gönderilen Ole Gunnar Solskjær’in, hatta Michael Carrick’in olası dönüşü konuşuluyor. Elbette kimlik retoriği yeniden başladı: Fletcher’ın gençlerine Ferguson döneminin “dikey oynayan” Manchester United videolarını izlettiğini söylediği bir video dolaşıyor; çünkü kulübün DNA’sı buymuş. Kısacası, United yönetimi ve özellikle Ratcliffe, kulübün içine bir aidiyet duygusu geri getirmek istiyor; bütün bunlar olurken futbol operasyonları, iki eski Manchester City yöneticisine emanet edilmiş durumda.
Dolayısıyla United şimdi, Ferguson döneminin beşinci eski oyuncusunu sezon sonuna kadar “geçici” çözüm olarak göreve çağırma ihtimalinin önünde. Ayrıca geçen yıla kıyasla, Amorim kulüpten ayrılırken tablo 2023’ten bu yana ilk kez, ligdeki pozisyonlarının belli bir anlam kazandığı bir ana denk geldi: United, Chelsea ile beşinci sırada aynı puandaydı ve dördüncü Liverpool’un yalnızca üç puan gerisindeydi; üstelik sezonun ilk yarısında her ikisini de yenmişlerdi. Tabloyu daha da trajikomik yapan şey, United’ın Amorim sonrası süreci nasıl yöneteceğine hâlâ karar vermemiş görünmesi. Sezon sonuna kadar bir “geçici hoca” fikri çok güçlü -bu yüzden Solskjær ve Carrick isimleri dolaşıyor- ama kulüp yönetiminin elinde somut bir plan yok; tıpkı 14 ay önce olduğu gibi. O zaman da Amorim tercihi, Ruud van Nistelrooy’un iki hafta boyunca kulübede oturup 3 galibiyet ve 1 beraberlik aldığı, yani United’ın son iki sezondaki en iyi sonuç serisini ürettiği dönemin ardından gelmişti.
Daha geniş değerlendirme ise Amorim’e ayrılmalı. Manchester United serüveninden, duygusal olarak yıpranmış ve itibarını yeniden inşa etmek zorunda kalacak biri olarak çıkıyor; tıpkı seleflerinin neredeyse tamamı gibi. Daha da tedirgin edici olan, onların hiçbirinin sonrasında, o seviyede gerçek bir kredibiliteyi yeniden kuramamış olması. United’dan kurtulduktan sonra iyi sezonlar çıkarabilenler - Moyes ve Mourinho- bunu bile giderek daha düşük bir düzeyde, giderek daha sınırlı perspektiflerle yapabildi.
Elbette Amorim’in yaşı avantaj; bu ayları başka deneyimlerin ve başarıların altına gömebilir. Ama kötü başlayıp daha da kötü biten bu on dört ay, yerine geçecek kişi için de bir uyarı olmalı: Manchester United’da her türden teknik direktör başarısız oldu; seri kazanan Mourinho’dan, taktik repertuvarı geniş Ten Hag’a; deneyimli Van Gaal’dan, genç Amorim’e kadar. Hepsi er ya da geç, eski oyuncuların -başta Gary Neville ve Roy Keane’in- sözleriyle zehirlenen, nevrotik bir ortamla ve giderek daha muğlaklaşan bir yönetim yapısıyla yüzleşti; doğru sırayı bulup bir takım inşa etmeyi sürekli başaramayan bir düzenle.
Başarılı ve itibarlı yöneticiler gelip gitse de, bugün Manchester United her zamankinden fazla başsız bir kulüp gibi. Azınlık hissedarı bir isim takımın kaderini belirlerken, çoğunluk hissedarları temettüleri cebe indiriyor. Sahada aidiyet ararken, takımı iki eski Manchester City yöneticisine emanet ediyor. Bu noktada bu kulübün çağrısına kim cevap verirse versin -ister Oliver Glasner, ister Andoni Iraola, ister Enzo Maresca- Manchester United’ın yeni menajeri olmanın kariyerinde gerçekten bir ileri adım olup olmadığını kendine sormak zorunda kalacak.