İran’da kapitalizm, sınıflar ve toplumsal başkaldırı
Bugün İran’da yaşanan toplumsal isyanları anlamak için yalnızca güncel siyasal baskılara, kültürel çatışmalara ya da dış politika gerilimlerine bakmak yeterli değildir. Bu olaylar, uzun süreli ve yoğun dış müdahalelere maruz kalan İran’da kapitalist gelişmenin özgül tarihsel seyrinin, devrimle gelen sınıfsal kopuşların ve devrim sonrasında oluşan yeni egemen fraksiyonların uzun vadeli birikiminin ürünüdür. Şah döneminden bugüne uzanan bu hat, İran’daki sosyal patlamaların neden süreklilik kazandığını da açıklığa kavuşturmaktadır. İran üzerine kaleme alınan ekonomi politik yönelimli literatür bu konularda bize önemli bilgiler sunuyor.
İran’da kapitalizmin ve bugünkü toplumsal gerilimlerin kökleri, Şah döneminden de önceye, 20. yüzyılın başına uzanır. 1901 yılında verilen D’Arcy Concession, Ortadoğu’daki ilk petrol imtiyazıydı ve İran’ı erken dönemde küresel kapitalist hammadde rejimine eklemledi. 1908’de petrolün bulunmasıyla birlikte İran, sıklıkla “doğal kaynak laneti” olarak adlandırılan bir sürecin içine girdi. Ancak bu lanet, Sachs ve Warner’ın öne sürdüğü gibi teknik ve kaçınılmaz bir kader değil, tarihsel ve sınıfsal olarak inşa edilmiş bir bağımlılık ilişkisiydi. Aynı doğal kaynağın Norveç’te bambaşka sonuçlar üretmesi, sorunun kaynağın kendisinde değil, kaynağın hangi sınıfsal ve siyasal ilişkiler içinde işletildiğinde olduğunu açıkça gösterir.
Petrolün işletilmesi süreci, önce Anglo-Persian Oil Company, ardından Anglo-Iranian Oil Company ve nihayetinde British Petroleum aracılığıyla şekillendi. Bu yapı, İran ekonomisinin en stratejik sektörünü ülke dışına bağlarken, içeride güçlü ve özerk bir sanayi burjuvazisinin oluşumunu daha en baştan sınırladı.
Buna rağmen İran toplumu, erken sayılabilecek bir dönemde anayasal bir devrim doğurmuştur. 1906 Anayasal Devrimi, Ervand Abrahamian’ın tespitiyle İran toplumunun sınıfsal yapısında ve üretim–mülkiyet ilişkilerinde yaşanan tarihsel dönüşümün bir sonucudur. Devrim ulemanın, bazaar- küçük, orta sınıf tüccar- ve modern entelijansiyanın birlikte hareket edebildiği tarihsel momentlerden biriydi. Bu süreç, İran’da anayasal düzenin ve siyasal temsilin toplumsal zeminini de ortaya koyuyordu. İran’ın anayasal gelişimi çeşitli nedenlerle güdük kalsa da anayasa uzun süre varlığını korudu. İran sömürge bir ülke olmasa da 20. yüzyıl boyunca çeşitli kereler yabancı güçlerin işgaline ve müdahalelerine maruz kaldı. II. Dünya Savaşı sırasında 1941’deki İngiliz ve Sovyet işgalleri, ardından artan ABD etkisi, İran’ın siyasal egemenliğini sürekli olarak sınırladı.
Bu çizginin en kritik kırılma noktası ise 1953 darbesi oldu. CIA ve MI6 destekli bu müdahale, Musaddık’ın temsil ettiği kalkınmacı, anayasal ve anti-emperyalist yolu fiilen kapattı. Musaddık’ın projesi, henüz tam oluşmamış bir ulusal burjuvazinin siyasal ifadesiydi: Bazaarın anti-emperyalist kanadı (ithalatçı ama yabancılara yönelik petrol ayrıcalıklarına karşı), küçük–orta ölçekli mülk sahipleri, kentli orta sınıf profesyoneller (hukukçular, mühendisler) ve ulusalcı entelijansiya bu projenin destekçileri konumundaydı. Darbe ile birlikte bu proje tasfiye edilirken, İran’da seküler–anayasal kalkınma hattı geri dönüşsüz biçimde devre dışı bırakıldı. Bunun sonuçları açıktı: parlamentonun etkisizleştirilmesi, siyasal partilerin bastırılması, sendikaların ve sol hareketlerin tasfiyesi. Siyasal temsil kanalları kapatılırken, toplumsal taleplerin ifade edilebileceği meşru alanlar da daraltıldı.
1960’larda Beyaz Devrim ile toprak aristokrasisi, yerel güç ağları, ulema gibi kesimler de zayıflatıldı ve Şah rejimi, yeniden otoriter bir modernleşme yoluna girdi. İran kapitalizmi bu dönemde, petrol gelirlerinin önemli bir rol oynadığı ve devletin aktif rol aldığı bir sanayileşme stratejisi üzerinden şekillendi. Büyük ölçekli sanayi yatırımları, ithal ikameci üretim ve batı sermayesiyle kurulan bağlar önceliklendirildi. Hızlanan kentleşme ve yaygınlaşan eğitim yanı sıra derin eşitsizlikler, kültürel kopuşlar ve toplumsal yabancılaşma da bu sürecin ürünleriydi.
Bu süreçte bir sanayi burjuvazisinin ortaya çıktığı söylenebilir; ancak bu sınıf, özerk ve kendini yeniden üretebilen bir güç olmaktan uzaktı. Devletle yakın ilişkiler içinde büyüyen bu sermaye grubu, kamu ihaleleri, lisanslar, döviz tahsisleri ve gümrük korumalarıyla ayakta duruyordu. Tam da bu nedenle, 1979’da rejim çökerken sanayi burjuvazisi, rejimi savunabilecek bağımsız bir sınıf gücü olarak sahneye çıkamadı; rejimle birlikte çöktü.
Aynı dönemde bazaar, yani ticari sermaye ve küçük–orta ölçekli tüccarlar, sistematik biçimde marjinalleştirildi. Devlet kontrollü ithalat rejimleri, büyük sanayi yatırımlarının kayırılması ve bürokratik düzenlemeler, bazaarın ekonomik ve siyasal ağırlığını zayıflattı. Bu baskı, bazaarın dinî ağlar ve ulema ile tarihsel ittifakını güçlendirdi ve Şah rejimine karşı oluşan muhalefetin maddi zeminlerinden birini oluşturdu. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışın tetiklediği yüksek enflasyon, gelir eşitsizliklerindeki ve kentsel yoksulluktaki artış da bu gerilimi daha görünür hâle getirdi.
Böylece 1979 Devrimi’ne gelindiğinde İran, bir yandan sekteye uğramış anayasal-demokratik birikimin, diğer yandan otoriter bir kalkınma stratejisinin yarattığı sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin yükünü taşıyordu. Devrim, bu çelişkilerin patlamasıydı, irrasyonel bir din patlaması değil. Ancak devrim, kapitalizmi ortadan kaldırmadı; yalnızca Şah döneminin sanayi burjuvazisini tasfiye etti. Mülklere el konuldu, büyük işletmeler kamulaştırıldı ve eski egemen sınıf siyasal olarak dışlandı. Fakat bu tasfiye, tek ve bütünlüklü bir yeni egemen sınıf yaratmadı. Aksine, devrim sonrası dönemde iki farklı sermaye fraksiyonu belirginleşti. Bu ayrışma Kayhan Valadbaygi’nin ikna edici bir şekilde tartıştığı üzere İran’ın sonraki kırk yılını belirleyen temel dinamiklerden biri oldu.
İlk fraksiyon, devrim sonrası kamulaştırılan mülklerin önemli bir bölümünü devralan bonyad–bazaar ekseniydi. Bonyadlar, hukuken “kamu dışı” ama fiilen devlet çekirdeğine bağlı vakıf görünümlü büyük ekonomik yapılardı. Vergi ve denetimden muaf bu kurumlar, üretim ve mülkiyet alanını kontrol ederken, bazaar ticaret, dağıtım ve finans ağlarını sağladı. Bu eksen hem ekonomik hem de ideolojik bir blok oluşturdu: “mazlumlar”, “şehit aileleri” ve “devrim değerleri” söylemiyle meşrulaştırılan bir sermaye birikimi hattı. Başlangıçta bu blok, devletçi–korumacı birikim modeliyle uyumluydu ve devrim sonrası düzenin asli dayanaklarından biri oldu.
İkinci fraksiyon ise devlet aygıtı içinden türeyen, daha sonra uluslararasılaşmayı hedefleyen sermaye grubu olarak şekillendi. Bürokratik yöneticiler, teknokratlar, banka ve emeklilik fonları etrafında örgütlenen bu kesim, 1980’lerin sonuna gelindiğinde giderek ağırlık kazandı. İran–Irak Savaşı’nın bitimi, ithal ikameci modelin tıkanması ve ekonomik kriz, bu fraksiyonun önünü açtı. Çözüm olarak ihracata dayalı büyüme, küresel piyasalara entegrasyon ve yabancı sermaye girişi savunuldu. Neoliberal yeniden yapılanma, bu hattın yükselişinin aracı oldu.
Ancak bu iki fraksiyon hiçbir zaman uzlaşmalı bir bütün oluşturmadı. 1990’lar ve 2000’ler boyunca İran devleti, bu sınıf içi çatışmanın sahnesi hâline geldi. Uluslararasılaşmayı hedefleyen sermaye grubu, seçilmiş kurumlar ve teknokratik yönetim üzerinden alan kazanmaya çalışırken; bonyad ekseni giderek atanmışlarla ve askerî aygıtla bütünleşti ve askerî–bonyad kompleksine dönüştü. Özelleştirmeler sürdü, emek piyasası daha da güvencesizleşti; fakat birikimin yönü değişti. Küresel entegrasyon yerine yaptırımların yarattığı korumalı alanlar, devlet ihaleleri ve iç pazar önceliklendirildi. Bu ise İran’da oligarşik bir kapitalizme eşlik eden korumacı ama neoliberal bir devlet biçimi ortaya çıkardı.
Bugünkü toplumsal isyanlar, işte bu tarihsel sürecin toplumsal sonuçlarının dışavurumudur. Neoliberal dönüşüm, emekçi sınıflar için güvencesizleşme, reel gelir kaybı ve sosyal korumanın aşınması anlamına geldi. Bazaar ise artık bu düzenin kazananı değil; askerî–bonyad kompleksinin gölgesinde sıkışmış bir ara fraksiyondur. Yüksek enflasyon, döviz krizleri ve keyfî düzenlemeler, bazaarın ekonomik manevra alanını daralttı. Bu nedenle bazaar, bugünkü protestolarda açık bir öncülük üstlenmese de dükkân kapatma ve ekonomik çekilme gibi dolaylı eylemlerle huzursuzluğunu ifade etmektedir.
Toplumsal başkaldırılar bu bağlamda yalnızca “rejim karşıtı” ya da “kültürel” patlamalar değildir. Bunlar, Şah döneminden miras kalan eşitsiz kapitalist gelişmenin, devrimle yeniden dağıtılan ama çözülmeyen sınıfsal gerilimlerin ve neoliberal dönemde derinleşen eşitsizliklerin bir sonucudur. İran’da egemen sınıf içi bölünme derinleşirken, hiçbir fraksiyon aşağıdan gelen sınıfsal talepleri gerçek anlamda sahiplenmemektedir. Bu nedenle toplumsal itiraz bastırılsa da yönetilse de yapısal nedenleri ortadan kalkmadıkça geri dönmektedir. Bugünkü İran, bu tarihsel çelişkilerin birikmiş ağırlığını taşımaktadır. Hem de hiç olmadığı kadar dezavantajlı bir konjonktürde.